Tesnim Haber Ajansı- Muhammed Ali Safeli: Bölgedeki son gelişmeler, İran'ın ABD ve Siyonist rejimle askerî karşı karşıya gelmesi ve İran'ın 40 günlük savaştaki zaferi, bölgenin siyasi ve güvenlik denklemlerini yeni bir aşamaya taşımıştır. Öyle bir aşama ki sonuçları yalnızca savaş alanıyla sınırlı kalmamakta; diplomatik ilişkileri, güç dengesini, stratejik ittifakları ve hatta ülkelerin ekonomik ve kültürel işbirliğinin geleceğini de etkilemektedir.
Asıl soru şudur: Savaşın ardından İran'ın küresel güçler nezdindeki konumu nasıl değişmiştir? Rusya ve Çin, İran'ın askerî kabiliyetini ve caydırıcılık gücünü nasıl değerlendirmektedir? Ve hepsinden önemlisi, Tahran ile Moskova arasındaki stratejik ilişkiler siyasi dayanışma düzeyini aşıp halk için kalıcı ve somut ekonomik çıkarlara dönüşebilecek midir?
Bu soruları ele almak üzere, İran İslam Cumhuriyeti'nin Moskova Büyükelçiliği'nin tarihî binasında, İran'ın Rusya Federasyonu Büyükelçisi Kazım Celali ile görüştük. Celali, İslami Şura Meclisi'nde birkaç dönem milletvekilliği ve üç farklı hükümet döneminde Moskova'da bulunma geçmişiyle Tahran-Moskova ilişkilerini yakından takip eden bir diplomattır.
Celali bu ayrıntılı söyleşide, savaşın ardından Rus kamuoyunda ve Rus yetkililerde İran'a ilişkin bakışın değişmesini, İran İslam Cumhuriyeti'nin askerî kabiliyetine ilişkin değerlendirmeleri, Çin ile Rusya'nın Batı karşısındaki tutum farkını ve "yeni Rusya"nın tanınması gerekliliğini anlatmaktadır. Kendisi ayrıca ihmal edilmiş ekonomik kapasitelere işaret ederek Kuzey-Güney Koridoru'nun tamamlanmasını ve Rus gazının İran üzerinden transferini iki ülke arasında karşılıklı bağımlılık yaratacak en önemli stratejik projeler olarak nitelendirmektedir.
Söyleşinin bir diğer bölümü, ekonomik ilişkilerin gelişmesinin önündeki yapısal engellere, projelerin yavaş yürümesinde bürokratik sistemin rolüne, kültürel diplomasi kapasitesine ve farklı hükümetler döneminde Rusya ile ilişkilerin takibine ilişkin anlatılara ayrılmıştır.

Ancak bu söyleşinin özel bölümlerinden biri, Celali'nin şehit Ali Laricani'nin Moskova'ya yaptığı son ziyaretlere, Putin ile yürüttüğü uzun müzakerelere ve savaşın başlamasından önceki son görüşmelerine dair az duyulmuş anlatılarıdır; Tahran-Moskova diplomasisinin perde arkasındaki ilişkilere ve Rusya Devlet Başkanı'nın İran'ın siyasi figürlerinden birine bakışına ışık tutan anlatılar.
Aşağıda, savaş sonrası İran, küresel düzenin dönüşümü ve Tahran-Moskova stratejik ilişkilerinin geleceğine dair bu söyleşinin tam metni yer almaktadır.
Tesnim: Sayın Dr. Celali, bugün İran İslam Cumhuriyeti'nin Rusya Federasyonu Büyükelçiliği'nde sizi ağırlamaktan memnuniyet duyuyoruz. İslami Şura Meclisi'ndeki milletvekilliğinden Rusya gibi önemli bir ülkede İran İslam Cumhuriyeti büyükelçiliği görevini üç farklı hükümet döneminde üstlenmeye kadar çeşitli görevlerde bulundunuz. Bu söyleşiyi, ABD ve Siyonist rejimle büyük bir savaşı geride bıraktığımız bir dönemde yapıyoruz. Kuşkusuz dünyanın, müttefik ülkelerin ve hasım ülkelerin İran'a bakışı değişmiştir. Bugün dünyanın İran'a bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle bizimle stratejik ilişkileri bulunan Rusya ve Çin gibi ülkeler, savaşın ardından İran İslam Cumhuriyeti'ne ve onun gücüne nasıl bir bakış geliştirmiştir?
Celali: Bismillahirrahmanirrahim. Öncelikle size ve saygın haber ajansınıza teşekkür ediyorum; siz dostların Moskova'da bulunmasından memnuniyet duyuyorum.
Bir açıdan devrim sonrası İran'ı iki döneme ayırabiliriz: 12 günlük ve 40 günlük savaşlardan önceki İran ile bu iki savaştan sonraki İran. Bu dile getirdiğim bir slogan değil, bizzat gözlemlediğimiz bir gerçektir. Şehit Lider'in cenaze töreninde bulunduğum sırada görüştüğüm bazı yetkililere, yurt dışından baktığımızda ne yetkililerin ne de İran içindeki halkın, ne kadar büyük bir iş başardıklarını henüz yeterince fark etmediğini hissettiğimizi söyledim.
İnsanın yurt dışından gördüğü şey, İran'ın büyüklüğü ve azametidir. Önceden güçlü bir birikime ve temele sahip olmadığımız düşünülüyordu; İslam Cumhuriyeti rejiminin hızla çökeceği sanılıyordu. Gerçekte dünyada halkımıza dair doğru bir algı yoktu. Ancak ülkemize yönelik saldırının gerçekleştiği 12 günlük ve 40 günlük savaşlarda pek çok gerçek ortaya çıktı. Bana göre bu gerçekler, ülkenin geleceğinde kullanılmak üzere üniversitelerde ve okullarda dahi okutulmalıdır. İlk konu, halkın rolüdür.
Rus düşünce kuruluşlarına ilişkin izlemelerimizde kendileri önemli bir noktayı dile getiriyordu. Orta Doğu bölgesinde, şehit Lider'in tabiriyle Batı Asya'da, genellikle yabancı bir ordu ya da askerî güç bir ülkeye girdiğinde halkın bir kesiminin o yabancı ordunun desteğiyle kendi siyasi rejimini değiştirmeye giriştiğini söylüyorlardı; bu konuda pek çok örnek sıralıyorlardı. Ancak İran'da böyle bir şey yaşanmadı; İran bu kuralın istisnası oldu, halk bayrağının ve liderinin arkasında durdu.
Putin'in Arakçi'ye İran Halkı Hakkındaki Dikkat Çekici Sözü
Bu çok büyük bir olaydı! Bir günde Başkomutan'ın ve savaşın ön saflarında bulunması gereken üst düzey askerî komutanlardan bir kısmının şehit düştüğünü düşünün; ama ülke dağılmadı ve hızla kendini toparlayabildi. Bu küçük bir olay değildir.
Sayın Dr. Arakçi, 40 günlük savaşın ardından ilk günlerde Rusya'ya geldi ve Sayın Putin ile görüştü. Kendisinin İran milletine dair sözleri sona erdiğinde Sayın Putin elini masaya koydu, öne geldi ve şöyle dedi: "Sayın Arakçi, siz İran halkı hakkında çok az konuştunuz. Ben dünyanın pek çok lideri ve siyasetçisiyle görüşüyorum ve hepsi İran halkını takdir ediyor."
Dolayısıyla ilk konu halkın rolüdür. İkinci konu, askerî güçlerimizin rolüdür. Bugün huzurunuzda bulunan bizler, sekiz yıllık savaş cephelerinde bulunma geçmişine sahibiz. Hepimiz o dönemde bize dikenli telin bile verilmediğini, onu başka ülkelerden temin etmek zorunda kaldığımızı hatırlıyoruz; Kalaşnikov mermisini de dışarıdan satın almak zorundaydık. O sırada Saddam şehirlerimizi roket yağmuruna tutuyordu ve bizim ah ile hasretten başka savunma imkânımız pek yoktu.
Elbette Lider'imizin ve halkımızın sarsılmaz inancı o dönemde de vardı ve bizi zafere ulaştıran da bu inanç oldu; ancak askerî imkânlar açısından durum çok farklıydı. Bugün bu ülke, ordusu, Devrim Muhafızları ve silahlı kuvvetlerinin bütünüyle dünyanın birinci ordusuna ve bölgenin birinci ordusuna karşı direnmiş bir noktaya gelmiştir. Bu küçük bir olay değildir; çok büyük bir gerçektir. Biz doğrudan ABD askerî üslerine saldırdık; bu son derece önemlidir.
Ruslar, Üç Orduya İlişkin Değerlendirmelerini Gözden Geçirmeleri Gerektiğini Düşünüyor
Dünyanın büyük güçleri dahi ABD askerî üslerine saldırmamıştır. Bu konuda anılabilecek örnek, Japonya'nın II. Dünya Savaşı'nda ABD üssüne saldırısıdır ki o da belirli ve kısa bir kesitte gerçekleşmiştir. Ordumuz ve Devrim Muhafızları dahil silahlı kuvvetlerimiz ABD askerî üssünü hedef aldı. Bu nedenle bugün Rusya'da şu dile getirilmektedir: "Üç orduya ilişkin değerlendirmemizi gözden geçirmeliyiz: ABD ordusu, İsrail ordusu ve İran ordusu." Yani ne o iki ordu sanıldığı kadar güçlüydü ne de İran ordusu sanıldığı kadar zayıftı.
Bana göre bu, söz konusu savaş döneminin öne çıkan yönlerinden biridir. Bir başka nokta daha var: Yalnızca yabancılar böyle bir algıya sahip değildi; kendi yetkililerimizin çoğu da ülkenin silahlı kuvvetlerinin bu denli kabiliyete, yiğitliğe ve imkâna sahip olduğunu sanmıyordu. Bu, ülkenin askerî gücünü güçlendirme konusunda direten ve ülkeyi bu düzeye taşıyan şehit Lider'imizin tedbirlerinden kaynaklanmaktadır.
Elbette bu dönemin başka olumlu yönleri de vardı. Genellikle bir ülkeye saldırıldığında bazı yetkililer daha başlangıçta kaçar, bazı diplomatlar da iltica eder. Ancak İran hakkında, bu savaşta ne bir yetkilinin kaçtığı ne de bir diplomatın iltica ettiği söylenmektedir. Dolayısıyla bu savaşın boyutları çok geniştir. Biz bu tarihin içinde yaşadığımız ve tabiri caizse henüz tarihin çatısına çıkmadığımız için ne büyük bir olayın yaşandığını belki tam olarak kavrayamıyoruz.
Rusya konusunda da şunu söylemeliyim: Belki bazılarının ilk algısı İran'ın fazla direnç göstermeyeceği yönündeydi. Ancak 40 günlük savaşta on gün direndiğimizde pek çok kişi bize, "Şu anda dahi -Allah korusun- yok olsanız, rolünüzü oynamış ve büyüklüğünüzü tamamen göstermiş olursunuz" diyordu.
Rus Halkının İran'a Bakışı Tamamen Dönüştü
Rus kamuoyu hakkında söyleyecek çok şeyim var. Rus halkının İran'a bakışı tamamen dönüştü. Yıllarca belki konferanslar veriyor, kürsülere çıkıyor, konuşuyor ve çeşitli programlar yürütüyorduk; ancak İran'ı, 12 günlük ve 40 günlük savaşlar sırasında tanıtıldığı güzellikte tanıtamıyorduk. Meşhur deyişle, "Allah dilerse düşman hayra vesile olur."
Doğrudur, savaş yıkıcıydı ve bizden büyük sermayeler aldı; en büyük sermayemiz büyük Lider'imiz ve ülkenin yüce mertebeli şehitleriydi. Ancak bu savaş salt zarardan ibaret değildi; karşılığında küresel, bölgesel düzlemde ve dünya kamuoyunda çok büyük kazanımlar da elde ettik.
Tesnim: Sayın Dr., ülkenin askerî kabiliyetine dair önemli bir noktaya değindiniz. Rusya da birkaç yıldır NATO ile savaş hâlinde ve bugün düşmanla savaş içinde olan ülkelerden biri sayılabilir. Rusların önceden İran'ın askerî kabiliyetine dair algısı neydi? Biz yaklaşık 48 yıldır yaptırım altında olan, ancak savunma sanayiinde kayda değer teknolojilere ulaşmayı başarmış, ABD ve Siyonist rejimle eşzamanlı olarak mücadele eden bir ülkeyiz. Rusların İran'ın askerî kabiliyetine ilişkin tasavvuru savaşın ardından nasıl değişti? İran'ın savaşta kullandığı teknolojiler onlar için ne ölçüde ilgi çekici ya da soru işareti doğurucu oldu? Rusya tarafından tecrübe paylaşımı ve askerî işbirliği önerileri de gündeme geldi mi?
Celali: Bana göre bu konuyu birkaç kesite ayırmak gerekir: İlk kesit Ukrayna savaşından öncesidir. O dönemde İran'ın askerî kabiliyetlerine dair oldukça ham bir algı vardı. Ukrayna savaşının başlamasının ardından düşmanlarımız İran'ın Rusya'ya silah yardımı yaptığı ve bu ülkeye İHA verdiği yönünde söylentiler ortaya attı. Şehit Lider'in ne söylediğini hatırlıyor musunuz? Bugün İran'ın başkalarına İHA verdiğini ve İHA teknolojisinde ilerlediğini iddia edenlerin, düne kadar karikatür çizerek İran'ın yalnızca İHA'nın görüntüsüne sahip olduğunu, İHA'nın kendisine sahip olmadığını söylediklerini belirtmişlerdi. Gerçekte düşmanlarımız bu konuyu büyüterek istemeden İran'ın askerî kabiliyetinin markasını ve itibarını yükselttiler. Bana göre bu önemli bir tarihsel kesitti. Sonraki kesit ise İran'ın askerî direniş dönemidir.
Şehit Lider'in ömrünün sonlarındaki konuşmalarından birinde, bir savaş çıkması hâlinde bu savaşın bölgesel olacağını söylediğini hatırlıyor musunuz? O dönemde bazıları bu sözleri bir tür slogan ya da siyasi meydan okuma olarak değerlendirdi. Genellikle siyasetçiler böyle durumlarda tehditler dile getirir; ancak bu olay pratikte yaşandığında pek çok kişi için ilginç ve dikkat çekici oldu. Hatta Rusya içinde bazıları, Ukrayna savaşının yönetim biçimini eleştirirken, "Biz neden savaşı bölgesel hâle getirmedik ve bizi tehdit eden bazı ülkelere karşı İran'a benzer bir adım atmadık?" sorusunu gündeme getirdi.
Ruslarla İşbirliği Sözleşmeler Çerçevesinde Sürüyor
Askerî gücümüzün bir başka boyutu, hiç kimsenin İran'ın ne kadar silaha sahip olduğunu, ne nicelik ne de nitelik açısından kesinlikle söyleyememesidir. Daha ileri füzelerin ve teçhizatın varlığına dair tahminler de dile getiriliyordu. Bunlar güçlü yanlarımızdı. Tecrübe paylaşımına gelince, doğal olarak biz de başkalarının tecrübelerinden yararlanmaya ihtiyaç duyuyoruz. Bu tür işbirlikleri ülkeler arası ilişkilerde olağandır. Ruslarla sözleşmelerimiz var ve ortak faaliyetler yürütüyoruz.
Tesnim: Sayın Büyükelçi, hem Çin hem de Rusya bu savaşta İran İslam Cumhuriyeti'ne dayanışma gösterdi. Örneğin Birleşmiş Milletler'de kararları veto ettiler ve İran'ı desteklediler. Ancak hissedilen fark, Rusya'nın desteğini daha açık biçimde ortaya koymasıdır. Bu durum Rusya Federasyonu liderlerinin sözlerinde de görülmektedir. Buna karşılık Çin'in meseleye daha ihtiyatlı yaklaştığı görülüyor. Desteğin açıklığı ve yaklaşımındaki bu fark nereden kaynaklanmaktadır? Çin ve Rusya'nın İran'la işbirlikleri arasında ne gibi farklar ve benzerlikler vardır?
Celali: Bu çok önemli bir sorudur ve analiz gerektirir. Bana göre yeni Rusya'yı tanımamız gerekiyor. İran'da pek çok kişi, "Geçmişte İran'a karşı Güvenlik Konseyi'nde yaptırım kararlarına olumlu oy veren ve onları veto etmeyen bu Rusya değil miydi? Filanca adımı atan bu Rusya değil miydi?" diyor. Evet, bu Rusya'ydı; ancak bugünün Rusya'sı geçmişten farklılaşmıştır ve bu farkı tanımak gerekir. Sayın Gorbaçov döneminden itibaren, özellikle Sayın Yeltsin döneminde ve en azından Sayın Putin'in cumhurbaşkanlığının ilk sekiz yılında Rusya, Batı dünyasına yaklaşmak için tüm çabasını ortaya koydu.
Clinton'un Putin'e NATO Üyeliği Konusundaki Yanıtı
Bu, Rusların inkâr ettiği bir konu değildir. Sayın Putin, Tucker Carlson ile yaptığı ve internette kolayca erişilebilen yaklaşık iki saatlik söyleşide bu meseleye işaret etmiştir. ABD'nin dönemin başkanı Bill Clinton ile kahvaltı sırasında Rusya'nın Batı yapılarına katılmasını konuştuğunu anlatır. Sayın Putin şöyle der: "Clinton'a, 'Rusya'nın Avrupa Birliği'ne ya da NATO'ya üye olmasının ne sakıncası var?' dedim." Clinton başlangıçta görünürde bir sorun olmadığını, ancak konunun incelenmesi gerektiğini söylemiş; danışmanlarıyla istişarenin ardından akşam yemeğinde böyle bir imkânın bulunmadığını açıklamıştır. Sayın Putin, Rusların Ukrayna'ya karşı "özel askerî operasyon" dediği sürecin başladığı 24 Şubat 2022 tarihli konuşmasında da aynı konuya yeniden işaret etmiştir.
Şöyle dedi: "Biz Batı yapılarına katılmaya hazır olduğumuzu bildirdik, ancak bizi kabul etmediler." Bizim Ruslardan farkımız tam buradadır. Biz devrimin ilk günlerinden itibaren "Kahrolsun Amerika, kahrolsun Sovyetler, kahrolsun İngiltere" sloganını attık. Bazıları bu yaklaşımı eleştirip, "Neden müzakereler ve sorunların çözümü için ABD'ye gitmediniz?" diyebilir. Elbette bugün bu eleştiri pek geçerli değildir; çünkü birkaç kez müzakere için girişimde bulunduk ve sorunlar çözülmedi. Ancak bazıları geçmişte yeterince ciddi olmadığımızı ya da dünya diplomasisinin dilini anlamadığımızı söyleyebilir. Buna karşılık Rusya, gerçekten ABD ve Batı ile işbirliği yapmaya çalışan bir ülkeydi. Rusya, "Ben Avrupalı bir ülkeyim ve Batı dünyasına aidim; beni tanıyın" diyordu. Rusların talebi çok büyük değildi; "Küresel yönetimde Rusya'nın ağırlığı ve konumu ölçüsünde bize pay verin ki birlikte işbirliği yapabilelim" diyorlardı. Ancak Batı bunu yapmaya yanaşmadı. Bugün Ruslar, Batı'nın mahiyetini kendilerine karşı davranış ve tutumundan tanıdıklarını söylüyor.
Rusya'nın Bugünkü Algısı, Batı'nın Bu Ülkeyi Parçalamaya Çalıştığı Yönündedir
2008 yılında Gürcistan meselesi yaşandı. 2014'te Ukrayna'daki gelişmeler oldu ve Rusya Kırım Yarımadası'nı ilhak etti. 2014'ten 2022'ye kadar da, Rusların ifadesiyle, işin savaşa varmaması ve Batı'ya, Ukrayna'nın NATO üyesi olmasına ya da Batı'nın bu bölgeye müdahale etmesine gerek olmadığının anlatılması için sekiz yıl çaba gösterildi. Rusya'nın bugünkü algısı, Batı'nın bu ülkeyi parçalamaya çalıştığı yönündedir. Ruslar, Batı'nın güçlü bir Rusya'ya tahammül edemediğine ve Rusya'nın daha küçük bir ülkeye dönüşmesini tercih ettiğine inanmaktadır. Dolayısıyla Rusya bugün Batı ile savaş hâlindedir; Rusların da medeniyet savaşı olarak nitelendirdiği bir savaştır bu.
Şimdi sorunuzun yanıtı daha da netleşiyor. Rusya neden İran'ı desteklemede daha açıktır? Çünkü Rusya fiilen savaşa girmiştir, oysa Çin böyle bir durumda değildir. Çin hâlâ başını öne eğip kendi programlarını ilerletmeye odaklanma politikasını sürdürmektedir. Çinlilerin uzun vadeli planlamaları vardır. "2030'da şu noktaya, 2040'ta başka bir noktaya, 2050'de ise sonraki hedeflere ulaşmalıyız" derler. Bugün Çin'in gücü gözle görülür biçimde artmaktadır ve bu ülkenin dünyadaki hareket tarzı eşsizdir; ancak Çin hâlâ kendisini tamamen doğrudan bir karşı karşıya gelmenin içine sokmaya istekli değildir. Bu nedenle Rusya'yla kıyaslandığında tutumlarını daha az açıklıkla dile getirebilmektedir. Rusya ise fiilen savaşın içindedir ve Batı'nın davranışını yakından deneyimlemektedir.
Bir başka noktayı da göz önünde bulundurmak gerekir: Rusya, İran'a karşı Güvenlik Konseyi'ndeki altılı yaptırım kararlarına destek verdiğinde, Batı ile bir mutabakata varmaya çalıştığı bir dönemdeydi. Sayın Medvedev'in tutumlarını incelerseniz, bugün son derece Batı karşıtı tutumlara sahip olduğunu görürsünüz; oysa geçmişte Batı'ya eğilimli bir kişi olarak biliniyordu. Bu da o dönemde bir tür işbölümü ve Batı'ya yakınlaşma çabası bulunduğunu gösterir. Ancak Ruslar Batı'nın inatçılığıyla karşılaştığında, onun mahiyetine dair yeni bir algıya ulaştılar.
İkinci konu, Rusların Batı'nın İran'a karşı da çifte standartlara ve akıl dışı davranışlara dayanan bir tutum sergilediğini fark etmiş olmasıdır.
Ruslar, bizim atom bombası yapma yoluna gitmediğimizi biliyor. Ayrıca İran'ın savaş ve çatışma peşinde olmadığını, savaşın patlak vermesini önlemeye çalıştığını da biliyorlar. Buna karşılık ABD ve Batı'nın İran'a yönelik tutumunu gözlemlediler. Dolayısıyla bu geçmişe dayanarak Rusya'nın tutumları bugün daha açık hâle gelmiştir. İki karar konusunda da bunun yaşandığını gördünüz. İlk karar görünürde Bahreyn tarafından önerilmişti, ancak aslında arkasında Amerikalılar ve bazı Avrupa ülkeleri vardı. Amaçları, kendi ifadeleriyle İran'a karşı bir ittifak oluşturmak ve Hürmüz Boğazı'nı açmak için harekete geçmekti. Rusya o aşamada bu kararı veto etti. İkinci konu, 1737 sayılı karar ve snapback meselesiydi. Rusya başından itibaren kararların sona erdiğine ve geri dönmelerinin mümkün olmadığına inanıyordu. Nihayetinde bu konuda yazışma ve tutum alma da gerçekleşti.
Tesnim: Sözleriniz bana Seyfülislam Kaddafi'nin söyleşisini hatırlattı; Libya olaylarının ardından Batı ile ilişkiler hakkında konuşuyordu. "Biz Batı ile dost olduğumuzu ve artık Batı dünyasının bir parçası sayıldığımızı sanıyorduk, ama sonra NATO'nun Libya'nın başına ne getirdiğini gördük" diyordu. Bununla birlikte bazıları hâlâ Batı'nın bir gün kendilerine güler yüz göstereceğini sanıyor gibi görünüyor.
Celali: Mesele tam da Batı'nın mahiyetini tanımaktır. Amerikalılar ve bazı güçlü Avrupa ülkeleri, kendileriyle işbirliği yapan pek çok kişiye sadık kalmadı. Bu konuda pek çok hatıra vardır. Örneklerden biri Sayın Yaser Arafat'tır. Yaser Arafat Filistin meselesinde mücadeleci bir şahsiyetti. Bizim gençliğimizde pek çok kişi için mücadelede bir model sayılıyordu. İran İslam Devrimi'nin başlangıcında da çok geniş bir ilgiyle karşılandı. Ömrünün birkaç on yılını mücadeleye adadı, ancak sonunda barış yolunu tercih etti ve birinci ve ikinci Oslo anlaşmalarını imzaladı. O törenlerde Bill Clinton ve Ürdün Kralı gibi şahsiyetler de bulunuyordu.
Yaser Arafat, Suikasttan Kurtulmak İçin Yerimi Değiştiriyorum Diyordu
Doğrudan tanık olduğum bir hatıram var. 2001 yılında, Sayın Dr. Harrazi'nin dışişleri bakanı, benim de altıncı dönem milletvekili olduğum sırada, Dünya Irkçılıkla Mücadele Konferansı'na katılmak üzere Güney Afrika'nın Durban kentine gittik. Bir akşam Sayın Yaser Arafat'ın ikametgâhına gittik ve kendisiyle görüştük. Görüşmede Sayın Dr. Harrazi, ben ve dönemin İran büyükelçisi Sayın Cavidavoglu bulunuyorduk. Sayın Arafat o akşam neredeyse ağlıyordu.
Bize, kendisine yönelik suikast planları nedeniyle her gece en az üç kez ikametgâhını değiştirmek zorunda kaldığını, bazı geceler bu yer değiştirmenin beşe kadar çıktığını söyledi.
Bu, İshak Rabin'in suikastının ardından onun anma törenine katılan Yaser Arafat'ın ta kendisiydi; hatırlarsanız İshak Rabin'in eşi kapıda durmuş, Sayın Arafat saygı göstergesi olarak eğilip onun elini öpmüştü. Ancak sonunda kendisi için böyle bir durum ortaya çıktı.
Hüsnü Mübarek'in ABD'ye Güven Konusunda Katar Emirine Sözü
Bir başka hatıram daha var: 1389 yılının bahman ayında, Hüsnü Mübarek'in devrilmesinden birkaç gün önce şehit Laricani ile birlikte Katar'a gittik ve dönemin Katar Emiri Şeyh Hamad ile görüştük. Bu görüşme 19 Bahman'da gerçekleşti, Mübarek'in devrilmesi ise 22 Bahman'da yaşandı. O görüşmede Katar Emiri, aynı gün Hüsnü Mübarek ile telefonla görüştüğünü aktardı. Ona göre Mübarek şöyle demişti: "Bu krizden kurtulursam, artık elbiselerimi Amerikalıların elbiselerini kuruttuğu güneşe sermeyeceğim; çünkü Amerikalılar hiç kimseye vefa göstermiyor." Bu sözü bizzat Katar Emiri'nden duydum. Bunlar, bizzat içinde bulunduğum ya da doğrudan duyduğum hatıralardır. Ancak çok daha önemli örnek Rusya'nın kendisidir.
Rusya, Katar gibi küçük bir ülke değildir ve koşulları Filistin'den de farklıdır. Rusya, nükleer başlık sayısı bakımından dünyada birinci sırada, ABD ise ikinci sıradadır; Rusya çok geniş bir coğrafyaya ve kapsamlı imkânlara sahip bir ülkedir. Buna rağmen Batı'nın bu ülkeye nasıl davrandığını görün. Yeni Rusya'yı tanımak isteyenler ve "Rusya'nın bugün geçmişten ne farkı var?" diye soranlar bu konuyu kavramalıdır. Rusya bugün yeni bir algıya ve kavrayışa ulaşmıştır. Bir gün yeniden Batı ile dost olmasının mümkün olup olmadığını bilmiyorum. Belki böyle bir şey de yaşanabilir; bu başka bir tartışmadır. Ancak Rusya bugün farklı bir sonuca ulaşmıştır.
Tesnim: Sayın Dr., yeni Rusya ve güçlü İran hakkında konuştuk. Şimdi soru şudur: Bu iki ülke dış politika dışındaki alanlarda, özellikle ekonomik ve kültürel alanlarda nasıl işbirliği yapmalıdır? Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS gibi pek çok ortak pakt ve kuruluşta üyeliğimiz var, Valdai gibi toplantılara da katılıyoruz. Ancak halkın sorusu şu olabilir: Bu paktların pratik sonucu ne zaman ortaya çıkacak? Bu işbirlikleri ne zaman somut ekonomik kazanımlara dönüşecek? İran ve Rusya ikisi de yaptırım altında, Çin de bir anlamda Batı'nın ekonomik baskılarıyla karşılaşıyor. Bu işbirliklerinin kapasitesinden ülke üzerindeki ekonomik baskıyı azaltmak için nasıl yararlanılabilir? Rusya da savaş sırasında hava sahasını İran'a kapatmadı ve yaptırımlara eşlik etmedi. Bu ortak işbirlikleri aracılığıyla ekonomik savaşta da askerî savaştaki gibi başarılı olmak mümkün müdür?
Celali: Farklı alanlarda işbirliklerimizi genişletebiliriz. Elbette ilişkilerimiz son yıllarda gelişti, ancak bu gelişmenin eğimi beklentimiz ölçüsünde olmadı. Bunun nedenlerinden biri, İran ve Rusya ekonomilerini birbirine yaklaştırma konusunda her zaman tereddütler taşımamızdır. Bu konuyu defalarca dile getirdim; hem şehit Reisi'ye, hem Sayın Dr. Pezeşkiyan'a hem de pek çok başka yetkiliyle görüşmelerimde. İran ve Rusya ekonomileri birbirine bağlanırsa pek çok meseleyi işbirliğiyle ilerletebiliriz. Elbette bu, sorunların yüzde yüz çözüleceği anlamına gelmez. Rusya'nın kapasitelerinin sınırları vardır, bizim kapasitelerimiz de sınırlıdır; ancak bu çerçeve içinde önemli adımlar atılabilir.
Geçmişte ekonomik işbirliği için başka yollar elimizde olduğundan Rusya'ya da dikkat ediyorduk, ancak asıl odağımız bu ülke değildi. Bugün ekonomik ilişkileri genişletmek için daha ciddi bir planlama yapılabilecek uygun bir fırsatın doğduğunu düşünüyorum. Ancak hangi alanların daha önemli olduğunu sorarsanız, yanıtı başka bir soruyla ortaya koyarım. Bazıları, "Rusya yarın Batı ile barışırsa İran'ı yüzüstü bırakmaz mı?" diye soruyor. Böyle bir şey mümkündür; ancak dış politikada ve uluslararası ilişkilerde bunu önlemenin yolu ortak çıkarlar yaratmaktır. İki ülkeyi birbirine bağımlı kılacak çıkarlar oluşturmalıyız. Bazen kardeşin dahi kardeşini yüzüstü bıraktığı bir dünyada yaşıyoruz; farklı algılara ve çıkarlara sahip olabilecek ülkeler için bu daha da geçerlidir. Dolayısıyla bu altın fırsatı kullanmalı ve karşılıklı bağımlılık yaratan mega projeleri sonuçlandırmalıyız.
Bu projelerden biri Kuzey-Güney Koridoru'dur. Tam da son günlerde Valdai konferansında Sayın Putin yeniden Kuzey-Güney Koridoru'na işaret etti. Bu koridorun önemi nedir? Bu güzergâh Rusya için stratejik önem taşımaktadır. Bana göre İran için de stratejik olmalıdır. Rusya, Batı'nın bu ülkeyi yıpratmak ve yormak istediğini iyi kavramıştır.
Rusya Karadeniz'e büyük ölçüde bağımlıdır; çünkü ihracat ve ithalatının önemli bir bölümünü bu deniz üzerinden yapmaktadır. Ancak benim ifademle, Karadeniz'in anahtarı NATO'nun elindedir; çünkü Türkiye NATO üyesidir ve bu denizin iletişim güzergâhlarına hâkimdir. Rusya'nın bu bölgede savaşmasının nedenlerinden biri de Karadeniz meselesidir.
Örneğin Rusya 2014'te Kırım Yarımadası'nı neden ilhak etti? Rusya, 17 milyon kilometrekareyi aşan yüzölçümüne rağmen Karadeniz'e erişimin önemi nedeniyle böyle bir adım attı. Kırım'ı almasaydı, Rusların inancına göre bu ülkenin Karadeniz'e erişimi ciddi bir sorunla karşılaşacaktı. Bugün Odessa hattındaki savaşın nedenlerinden biri de Karadeniz'e erişim meselesidir. Ancak Rusya, bu bölgede savaşsa dahi jeopolitik tehditlerin süreceği sonucuna varmıştır.
Bu nedenle ekonomik nefes almak ve dünyayla bağlantı kurmak için başka güzergâhlar bulmak zorundadır. Bu güzergâhların en iyilerinden biri İran üzerinden geçiştir; yani Kuzey-Güney Koridoru. Elbette Kuzey-Güney Koridoru esasen yalnızca İran-Rusya ilişkileri için tasarlanmamıştı. Asıl felsefesi, Güneydoğu Asya'dan Avrupa'ya malların yaklaşık 17 bin kilometrelik bir güzergâhtan taşınması yerine bu mesafenin İran ve Rusya üzerinden yaklaşık yedi bin kilometreye indirilebilmesiydi. Ancak bugün Rusya bu koridora daha fazla ihtiyaç duymaktadır; çünkü onun aracılığıyla jeopolitik kısıtlarının bir bölümünü azaltabilmektedir. Bu, İran için altın bir fırsattır.
Bu koridoru Rusya ile birlikte daha büyük bir hızla tamamlamalıyız. Bugün bu güzergâh İran ve Rusya ekonomilerine katkı sağlamaktadır, ancak savaşlar sonsuza kadar sürmez. Bir gün savaş sona erer ve bu güzergâh Avrupa'ya da uzanabilir. Bunun sonucunda İran'ın güvenlik katsayısı artacaktır. Bugün güvenlik ve kalkınma kavramları tamamen birbirine bağlanmıştır. Bir ülke ne kadar kalkınmışsa, ne kadar çok iletişim güzergâhına sahipse ve başka ülkeleri kendisine ne kadar bağımlı kılıyorsa güvenlik katsayısı da o kadar artar. Bazen İran'da yanlış algılar dile getirilmektedir.
Örneğin bazıları, Büyük Petro'nun Rusya'nın Fars Körfezi'nin sıcak sularına erişmesi gerektiğini söylediğini ve bugün Rusların aynı hedefi izlediğini söylüyor. Ancak bugünün meselesi bu değildir; bu güzergâh karşılıklı bir bağlantıdır. Bazıları çevre sorunlarını da gündeme getiriyor. Çevre kesinlikle korunmalıdır, ancak kalkınma da gerçekleştirilmelidir. Hem çevrenin korunacağı hem de kalkınmanın önünün kesilmeyeceği ölçütler belirlemeliyiz. Bazen Rusya ile imzalanan bir sözleşmenin, örneğin yüz ya da iki yüz milyon dolar daha pahalı olduğu söyleniyor. Ancak projenin uygulanmasındaki gecikmenin her yıl ülkeden ne kadar gelir ve ekonomik fırsat aldığına da bakmak gerekir.
Bu fırsat maliyetini de hesaplıyor muyuz? Dolayısıyla Kuzey-Güney Koridoru, sonuçlandığı takdirde İran-Rusya ilişkilerini kalıcı kılabilecek büyük bir projedir. İkinci mega proje, Rus gazının İran üzerinden transferidir. Bana göre bu konunun önemine yeterince dikkat edilmemiştir. Ukrayna savaşına giden gelişmelerdeki önemli etkenlerden biri, Rus gazının Almanya'ya transferi meselesiydi; Nord Stream 2 projesinde Rus gazının Almanya'ya aktarılması öngörülüyordu. Bu proje tamamen sonuçlansaydı, Rusya ile Almanya arasındaki ekonomik ilişkiler son derece sağlamlaşacak ve ABD'nin bu ilişkilerdeki konumu sonraki sıraya düşecekti.
Bu nedenle Trump'ın ilk döneminde bir İsviçre şirketi yaptırıma tabi tutularak projenin kalan yaklaşık 30-40 kilometresinin tamamlanması engellendi. Biden döneminde de önce yaptırımlar sürdürüldü, savaşın başlamasının ardından deniz altındaki boru hatları patlatıldı. Bu proje önemli olmasaydı deniz altındaki boru hatları neden patlatılsın? Savaşlar bir gün sona erer ve bu proje yeniden kullanılabilirdi. Şimdi benzer bir projenin İran üzerinden yürütüldüğünü düşünün. İlk aşamada 55 milyar metreküp gaz transferi mümkündür, ikinci aşamada buna 55 milyar metreküp daha eklenir.
Toplamda 110 milyar metreküp gaz bu güzergâhtan geçebilir; bu, iki ülke ilişkilerini sağlamlaştıran kalıcı bir projedir. Bu projenin de sonuçlanması için çaba göstermeliyiz. Bu mega projelerin yanında ekonomik işbirliği için çok büyük kapasiteler vardır, ancak engelleri ortadan kaldırmalıyız. Bazıları ekonomiyi fazlasıyla basit görüyor. Örneğin, "Bu çikolata İran'da üretiliyor, Rusya'nın da buna ihtiyacı var; öyleyse Rusya'ya ihraç edelim" diyorlar. Ancak ticaret bu kadar basit değildir. İlk konu transit geçiştir. Bugün Rusya ile bazı transit güzergâhlarında neredeyse tam kapasiteyle çalışıyoruz. Güzergâhlardan biri doğu güzergâhıdır; yani Rusya, Kazakistan, Türkmenistan ve İran. Bu güzergâh ilk kez 2023 yılında devreye alındı ve kapasitesi her yıl artmaktadır. Sanırım bugün kapasitesi yaklaşık dört milyon tona ulaşmıştır; oysa kapasitenin yaklaşık 15-20 milyon tona çıkarılması mümkündür.
Hazar Denizi'nde de yılda yaklaşık 12-14 milyon tonluk bir kapasitemiz var ve bundan yararlanma miktarı on milyon tonu aşmıştır. Diğer güzergâh, Azerbaycan Cumhuriyeti üzerinden batı güzergâhıdır; karayolu kapasitesi yaklaşık üç milyon tondur ve bundan yararlanıyoruz. Dolayısıyla yeni transit kapasiteleri oluşturmamız gerekiyor. Bunun için Hazar Denizi'ndeki deniz filomuzu ve iki tarafın limanlarını güçlendirmemiz, liman imkânlarını geliştirmemiz gerekiyor. Ayrıca Reşt-Astara demiryolu projesi bir an önce sonuçlandırılmalıdır. Bu adımlar ticaretin gelişme hızını artırabilir.
İkinci engel lojistiktir. Malların taşınması için kamyona, gemiye ve uygun teçhizata ihtiyacımız var; taşımacılık filomuzu güçlendirmeliyiz. Üçüncü konu gümrüklerdir. Gümrüklerimiz, özellikle ekonomik işbirliği hedefi olan ülkelerle ilişkilerde mevcut sorunları çözmelidir. Gümrük yirmi dört saat çalışmalıdır. Elbette gümrüğün yirmi dört saat çalışması, gece gündüz tüm saatlerde bir bekçinin ya da personelin bulunması anlamına gelmez. En iyi gümrük uzmanlarına sahip olsak dahi uygun teçhizat olmadan işi ilerletemeyiz. Rusya gibi ülkelerle ticaret için gümrük imkânlarını güçlendirmeli, eksiksiz X-ray ve denetim teçhizatına sahip olmalı ve gümrüklerin faaliyeti gerçek anlamda yirmi dört saat sürmelidir.
Dördüncü konu parasal ve bankacılık meseleleridir. Ticaret, etkin bir para ve bankacılık sistemi olmadan ilerlemez. İran-Rusya ticaret hacminin artması için bu sorunları çözmeliyiz.
İran'da çok iyi ekonomik kapasiteler vardır. Örneğin inşaat malzemeleri alanında kayda değer bir ilerleme sağladık ve yüksek üretim kapasitesine sahibiz. Tam bugün çimento şirketleriyle toplantı yaptım. Ülkenin nominal çimento üretim kapasitesi yaklaşık 90 milyon tondur, ancak mevcut üretim yaklaşık 60 milyon ton olarak tahmin edilmektedir; yani nominal kapasite ile mevcut üretim arasında yaklaşık 30 milyon tonluk bir fark vardır. Bu kapasite ihracat için kullanılabilir; Afganistan gibi ülkelere ve özellikle geniş çaplı inşaat faaliyeti yürüten Rusya'ya. Ancak bütün bunlar planlama gerektirir.
Ekonomik planlama da yalnızca Dışişleri Bakanlığı'nın, dışişleri bakanının ya da büyükelçinin görevi değildir. Konuya çok yönlü bakmalıyız. Özel sektör, ticaret odaları ve ekonomik aktörler sahaya girmeli ki ekonomik ilişkileri geliştirebilelim. Kültür alanında da söyleyecek çok şeyim var. Ruslar İran'a büyük ilgi duyuyor. Şu anda Rusya'da İran Kültür Günleri'nin düzenlenmesi vesilesiyle burada bulunuyorsunuz ve halkın ilgisine bizzat tanık oldunuz.
Ruslar İran Müziğine, İran Sanatına Ve Kültürümüze İlgi Duyuyor
Tesnim: Kültür haftasının etkisi hakkında da açıklama yapar mısınız? İki toplum arasında ne ölçüde ortaklık var ve bu tür etkinlikler iki ülkenin birbirine daha fazla yakınlaşmasında nasıl bir rol oynuyor?
Celali: Öncelikle birkaç noktaya işaret etmeliyim. Rusların İran müziğine, İran sanatına ve kültürümüze ne ölçüde ilgi duyduğunu gördünüz. İlk nokta şudur: İran kültürünün ve İran Şiiliğinin bağrından terörizm çıkmaz. Biz Selefi değiliz ve bu son derece önemlidir. Rusya'daki Müslüman nüfus kayda değerdir ve pek çoğu İran'ın İslam yorumuna ilgi duymaktadır; çünkü İran'ın İslam yorumu etkileşime dayalı bir yorum olmuştur. İkinci nokta, Rusların İran'ın kendisine duyduğu ilgidir. Bunu dile getirmekten çekinmiyorlar ve hatta bazen medeniyetlerinin İran medeniyetine kıyasla daha genç olduğunu söylüyorlar. İran'ın yazılı medeniyeti üç bin yılı aşkın bir geçmişe sahiptir; İran'ın yazılı olmayan medeniyeti için ise sekiz ilâ on bin yıllık bir geçmişten söz edilmektedir.
Buna karşılık Rusya'nın yazılı medeniyetinin geçmişi yaklaşık 1200 yıldır. Elbette bu geçmiş dahi ABD dahil dünyanın pek çok ülkesiyle kıyaslandığında kayda değerdir; ancak İran medeniyetinin geçmişi çok daha uzundur. Dolayısıyla kültürel ilişkileri genişletmek için büyük kapasiteler vardır. Bununla birlikte giderilmesi gereken zayıflıklarımız da var. Bu zayıflıklardan biri, İran'ı Rusça tanıtabilecek bir Rusça yayın organına ya da televizyon kanalına sahip olmamamızdır. Bu gerçekten bir zayıflıktır. Bazen sanki bu iki milletin birbirine yakınlaşmasını ve karşılıklı tanışıklık kazanmasını istemeyen gizli bir el varmış gibi düşünüyorum. Çabalar gösteriliyor ve anlaşmalar yapılıyor, ancak bunların bir kısmı sonuçlanmıyor. Bir diğer konu kültürel ve sanatsal eserlerin değişimidir.
Hollywood yapımlarının ne kadarının televizyonlarımızda ve yayın organlarımızda yayımlandığına bakın. Hollywood ABD'ye aittir. Şimdi Rusya'yı düşünün; onca sanat, edebiyat, roman ve piyes kapasitesine sahip bir ülke. Gerçekten bir yıl boyunca Rusya'da televizyonumuzun yayımlayabileceği tek bir iyi film mi üretilmiyor? Rusya'nın değerli piyesleri ya da tiyatro eserleri yok mu? Aksine İran'da sahnelenen bazı piyesler Rus eserlerinden uyarlanmaktadır. Öyleyse bu eserleri neden kendi yayın organlarımızda tanıtmıyoruz?
Sanatçıların katıldığı programda benim bu meseleye işaret ettiğimi duydunuz. İran'da çekilen bazı filmlerde dahi Rusya ile ilgili bir sahne varsa genellikle bu ülkenin şiddet içeren bir imajının izleyiciye aktarıldığını söyledim. Oysa bu imaj, Rus toplumunun tüm gerçeği değildir.
Rusya'yı, bu ülkenin kendi kültürel ve sanatsal eserleri aracılığıyla da tanımalıyız. Kültür haftalarının işlevi nedir öyleyse? Bu programlar karşılıklı tanışıklığı artırır. Daha önce dört ekonomik engel saydım: transit, lojistik, gümrük ve bankacılık meseleleri. Ancak bütün bunların başında bir başka engel vardır ki o da birbirini yeterince tanımamaktır. Bu tanışıklık eksikliği nereden doğmuştur? İlginçtir, İranlılar geçmişte Ruslarla geniş ilişkilere sahipti.
Kazan'daki müzelerden birinde İran seramikleri gördüm. Bunlar hakkında soru sorduğumda, bu eserlerin 12. yüzyılda İran'dan bu bölgeye geldiğini söylediler; yani 12. yüzyılda İran Rusya'ya seramik ihraç ediyordu. Bu, iki ülkenin ekonomik ve halklar düzeyindeki ilişkilerinin uzun bir geçmişe sahip olduğunu gösterir. Ancak komünistlerin iktidarının ardından halklar arası ilişkiler koptu.
Yaklaşık 1931 yılından itibaren, Stalin döneminde, yabancıların zorunlu olarak Batı'ya bağlı ya da casus sayıldığı bir bakış vardı. Lenin ve Stalin'e sempati duyan İranlılar bile Sovyet sınırlarına girdiklerinde tutuklanıyor ve Sibirya'ya sürülüyordu; pek çoğu zorunlu çalışmaya verildi ve çok sayıda kişi hayatını kaybetti. Bazı hayatta kalanlar anılarını yazdı ve o döneme dair anlatılar bulunmaktadır. Böylece iki ülkenin halklar arası ilişkileri koptu. Ondan önce İranlılar bu bölgelere gidip geliyor, kendilerine cami inşa ediyor, İran mahalleleri oluşturuyor ve kervansaraylar kuruyordu.
Bu varlığın izleri hâlâ Kafkasya ve Derbend gibi bölgelerde görülmektedir. Ancak ilişkilerin kopmasının ardından iki millet arasındaki tanışıklık büyük ölçüde azaldı. Bugün yaklaşık 17 milyon 300 bin kilometrekare yüzölçümüne sahip geniş Rusya topraklarında toplamda belki ancak 12 bin kadar İranlı bulunmaktadır. Bu sayının yaklaşık 11 bini öğrenci ya da geçici olarak Rusya'da ikamet edip sonra dönen kişilerdir. Buna karşılık Avrupa'da yaklaşık beş ilâ yedi milyon, ABD'de ise iki ilâ üç milyon İranlının yaşadığı söylenmektedir. Bu fark son derece dikkat çekicidir.
Kültür Haftaları Ülkelerin Birbirini Tanımasını Artırabilir
Dolayısıyla İran ve Rusya halklarının karşılıklı tanışıklığının sınırlı olması doğaldır; kültür haftaları bu tanışıklığı artırabilir. Bu programlarda kültürel cazibelerimizi birbirimize gösteriyoruz. Rus halkı İran filmlerini izliyor, İran müziğini dinliyor ve İran'ın görsel sanatları ile el sanatlarını tanıyor. Bu programlar gerçekte İran'ı Rus toplumuna tanıtmak için bir fırsattır. Karşılıklı olarak Ruslar da kendi kültür günlerini İran'da düzenlediklerinde İran halkının Rusya'yı tanıması üzerinde aynı etkiyi bırakıyorlar.
Tesnim: Sayın Dr., İran'ın Rusya büyükelçiliği görevini üç farklı hükümet döneminde üstlendiniz; Sayın Ruhani'nin hükümetinden şehit Reisi'nin hükümetine ve şimdi Sayın Pezeşkiyan'ın hükümetine kadar. Mevcut hükümetin Rusya ile ilişkilere bakışı nasıldır? Bazıları mevcut hükümette hâlâ Batı'ya eğilimler bulunduğunu ve Rusya ile ilişkilerin şehit Reisi hükümeti dönemindeki kadar ciddiye alınmadığını ima edebilir. Sayın Dr. Pezeşkiyan'ın, özellikle Rusya'ya yaptığı ziyaretin ardından bu işbirliklerine bakışı nasıl olmuştur? Hükümetle doğrudan iletişiminiz göz önüne alındığında, bugün hükümet Doğu ile, özellikle Rusya ve Çin ile ilişkileri genişletme konusunda ne ölçüde kararlıdır?
Celali: Bu konuda iki bölümü birbirinden ayırıyorum: Bir bölüm hükümet başkanları ve ülkenin birinci kademe yetkilileri, diğer bölüm ise hükümetin bürokratik sistemidir. Bürokratik sistem andığınız hükümetlerin neredeyse tamamında ortak olmuştur. Bu sistemde kişilerin kayda değer bir bölümü Batı'ya eğilimlidir ve bu, temel sorunlarımızdan biridir; bir cumhurbaşkanının tek başına bu bakışı değiştirmesi de mümkün değildir.
Allah şehit Reisi'ye rahmet etsin; bir defasında bana, "Sayın Celali, bana söylediğiniz hususları ben iletiyorum; ancak dinlemesi gerekenlerin bir kısmı dinlemiyor ve yapmıyor, bir kısmı ise yapılıyor" demişti. Yani şehit Reisi'nin hükümetinde dahi bürokratik sistemin bakışı tamamen değişmiş değildi. Bu yapının bir tür katılaşması vardır.
Nedeni de açıktır. Biz siyasi devrim yaptık; yani bir siyasi rejim gitti ve yeni bir rejim iktidara geldi. Devrimimizin kültürel bir boyutu da vardı; bu alandaki başarı düzeyimiz ayrı bir tartışmadır. Ancak devrime uygun idari ve bürokratik bir dönüşüm gerçekleştirmedik. Gerçekte idari devrim yaşanmadı ve bürokratik yapı büyük ölçüde aynı biçimde kaldı. Bu durum pek çok engel oluşturuyor. Bu konuda sayısız hatıram var. Hükümetin başına bir kahramanın ya da son derece yetkin bir yöneticinin geçmesi hâlinde bu sistemi bir gecede değiştirebileceğini sanmamalıyız. Böyle bir şey mümkün değildir. İdari sistem çok büyük ve geniş bir yapıdır. Pek çok durumda "uzman görüşü" adı altında sunulan değerlendirmelerle karar alıcıları belirli bir yöne yönlendirmektedir.
Şehit Reisi Rusya İle İlişkilerde Çok Ciddiydi Ve İyi Tavsiyelerde Bulunuyordu
Elbette bu görüşlerin ne ölçüde gerçekten uzman görüşü olduğu her zaman açık değildir. Cumhurbaşkanı ya da bakan her alanda uzmanlık bilgisine sahip olamaz ve doğal olarak bu uzmanlık ve bürokrasi sistemine dayanır. Bu konuyu, böyle bir engelin bulunduğunu bilmeniz için dile getirdim. Ancak bu meselenin ötesine geçersek şunu söylemeliyim: Şehit Reisi Rusya ile ilişkiler konusunda son derece ciddiydi, iyi tavsiyelerde bulundu ve ilişkileri ilerletti. Sayın Dr. Pezeşkiyan konusunda da dürüst olmak gerekirse kendisi meseleleri bizzat takip etmektedir.
Özelliklerinden biri doğrudan telefon etmesidir. En azından benimle, İran İslam Cumhuriyeti'nin Rusya büyükelçisi olarak, defalarca telefon görüşmesi yapmıştır. Ofisi telefon edip "Sayın cumhurbaşkanı sizinle görüşmek istiyor" diyor. Kendisi projeleri bizzat takip etmiştir. Örneğin şehit Lider'in cenaze töreni için İran'a geldiğimde törenlerden birinde Sayın Dr. Pezeşkiyan'ı gördüm. Hâl hatır sorduk ve kendisi görüşmemiz gerektiğini söyledi. Ancak ne kadar meşgul olduğunu ve güvenlik meselelerinin de daha hassas hâle geldiğini bildiğim için görüşme konusunda fazla ısrar etmedim.
Pezeşkiyan'ın Ofisinden Şehit Liderin Cenaze Günlerinde Rusya İle İlgili Arama
Gece televizyon programına katıldım. Ertesi sabah Sayın Pezeşkiyan'ın ofisinden telefon edip kendisinin gece beni televizyonda gördüğünü ve bugün saat 11:30'da kesinlikle görüşmeye gelmem gerektiğini vurguladığını söylediler; biz de huzuruna çıktık. Doğal olarak cumhurbaşkanıyla iş konumuz İran-Rusya ilişkileridir. O görüşmede tüm konuşması Rusya ile ortak projeler hakkındaydı. Projeleri tek tek saydı ve ilerleme durumlarını sordu. Bazı konularda işin yavaş ilerlemesinden de yakındı. Rusya'ya döndükten sonra Kremlin çevresine ilettiğim mesajlar da verdi. Ardından olumlu gelişmeler yaşandı. Dolayısıyla dürüst olmak gerekirse görev yaptığım dönemlerdeki hükümet başkanları Rusya ile ilişkiler meselesini takip etmişlerdir.
Elbette takiplerinin ölçüsü ve niteliği karşılaştırılıp birinin daha fazla, diğerinin daha az takip ettiği söylenebilir. Ancak mevcut hükümette Sayın Dr. Pezeşkiyan'ın şahsı, Sayın Dr. Arakçi ve ilgili bakanların çoğu Rusya ile ilgili meseleleri takip etmektedir. Asıl şikâyetim hâlâ bürokratik sisteme yöneliktir.
Bu konuda bir hatıram daha var. Şehit Lider'in ülke yetkilileriyle bir araya geldiği son ramazan ayında, yani 12 günlük savaştan önce, konuşmasının bir bölümünde yönetim unsurlarına işaret etmişti.
Dile getirdiği noktalardan biri, yöneticilerin işlerin takipçisi olması gerektiğiydi. Ardından takip konusunda örnek vermek için Kuzey-Güney Koridoru projesine işaret etti. Bu projenin önemini defalarca vurgulamıştı.
Ben o sırada büyükelçilikteki bazı dostlara, kendisini ziyaret etme imkânı bulmayı umduğumu, Kuzey-Güney Koridoru meselesinin yalnızca takip edilmemesinden ibaret olmadığını açıklamak istediğimi söyledim.
Demek istediğim, bu projenin durumunun yalnızca takip eksikliğinden kaynaklanmadığı, arkasında başka meselelerin de bulunduğuydu. Ancak ardından 12 günlük savaş yaşandı ve kendisini ziyaret etme imkânına bir daha kavuşamadık. Şehit oldu ve bu hasret içimizde kaldı.
Dolayısıyla şunu söylemek istiyorum: Mesele yalnızca lider, cumhurbaşkanı ya da bir bakanla ilgili değildir. Ülkenin bürokratik ve idari sistemi bu ilişkilerin ve projelerin arkasında durmalıdır.
Tesnim: Sayın Dr., devlet televizyonu döneminden itibaren merhum şehit Laricani ile yakın ilişkiniz vardı; sonrasında İslami Şura Meclisi'nde de kendisiyle samimi ilişkileriniz oldu. 40 günlük savaştan önce Rusya'ya yaptığı ziyaret hakkında konuşmak istiyorum. Sayın Laricani'nin Moskova ziyareti haberi yayımlandı ve hatırladığım kadarıyla Sayın Putin ile de görüştü. O görüşmede neler yaşandı? Sayın Laricani savaş ihtimaline nasıl bakıyordu ve savaşın başlamasından önce ülkenin koşullarını nasıl değerlendiriyordu?
Celali:Öncelikle şunu söylemeliyim: Şehit Laricani ile son görüşmem 4 Esfend'deydi; savaş ise 9 Esfend'de başladı. Pazartesi günü, 4 Esfend'de, sabah saat ondan öğleden sonra ikiye kadar sekreterya binasında kendisiyle birlikteydim. O gün ilginç ve önemli bir konu gündemdeydi. Ertesi gün, yani salı günü yetkililerin şehit Lider ile görüşmesi yapılacaktı. Sayın Laricani, Lider'e ve ülke yetkililerine yönelik güvenlik tehditleri nedeniyle bu görüşmenin bir biçimde iptal edilmesini büyük ölçüde arzuluyordu. Kendisiyle son görüşmem o 4 Esfend'deydi ve ardından şehit olana kadar bir daha görüşme imkânı bulamadım. Moskova ziyaretlerine gelince, şehit Laricani Rusya'ya birkaç ziyaret gerçekleştirdi.
İki ziyareti Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreterliği'ne atanmasından önce yapıldı; her iki ziyarette de şehit Lider'in özel temsilcisi ve elçisi olarak Moskova'ya geldi ve mesajını Sayın Putin'e iletti. O sırada henüz Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreterliği görevini üstlenmemişti, ancak önemli mesajlar iletti ve Sayın Putin ile müzakerelerde bulundu. 12 günlük savaşın ardından ve 40 günlük savaştan önce de Moskova'ya birkaç ziyaret daha gerçekleştirdi. Son ziyareti 10 Bahman'daydı.
Gerçekte dokuzuncu günün akşamı Moskova'ya geldi, 10 Bahman'da Sayın Putin ile görüştü ve ardından döndü. Sayın Putin ile çok iyi bir iletişim kurmuştu. Önceden bu ilişki hakkında konuştuğumda bazıları bu övgülerin Sayın Laricani ile dostluğum nedeniyle olduğunu sanıyordu; ancak artık herkesin onun şahsiyetinin Sayın Putin nezdinde hangi konumda olduğunu fark ettiğini düşünüyorum.
Son Valdai konferansına bakın. Sayın Putin yeniden şehit Laricani'yi andı ve onun seçkin, ileri görüşlü ve çözüm arayışında olan bir şahsiyet olduğunu söyledi. Bu sözler, kendisini anmanın gerekmeyeceği bir ortamda dile getirildi. İzin verirseniz şehit Laricani ile Sayın Putin arasındaki ilişkilere dair birkaç noktayı aktarayım.
Putin, "Sayın Laricani İçin Vaktim Her Zaman Serbesttir" Demişti
İlk nokta 9 Bahman ile ilgilidir. O gün saat on iki civarında Sayın Laricani beni aradı. Saati tam hatırlıyorum; çünkü o anda önümdeki saate baktım. "Yeniden Moskova'ya gelmemiz gerekiyor" dedi. Derhal Sayın Putin'in yardımcısını aradım ve Sayın Dr. Laricani'nin Moskova'ya seyahat etmeyi planladığını söyledim. "İzin verin inceleyeyim ve size bildireyim" dedi. Belki üç dakika bile sürmedi, tekrar aradı ve Sayın Putin'in, "Sayın Laricani için vaktim serbesttir. Ne zaman gelirse gelsin görüşürüm" dediğini aktardı.
Bu son derece önemli bir konudur. O günün perşembe olduğu, cumartesi ve pazarın da kendine özgü programları bulunduğu dikkate alınarak görüşmenin cuma günü, 10 Bahman'da yapılmasına karar verildi. Konuyu Sayın Laricani ile koordine ettim. Toplamda belki on iki ya da on üç dakika sürdü ve tüm seyahat programı ile görüşme kesinleşti. Cuma günü geldi ve görüşme gerçekleşti. Genellikle şehit Laricani'nin Sayın Putin ile görüşmeleri çok uzun sürerdi; çoğu zaman üç saat ya da daha fazla. Yalnızca bir durum hatırlıyorum ki görüşme iki saatten kısa sürdü; bunun nedeni Sayın Putin'in önceden, görüşmemizin hemen ardından başka bir ülkenin cumhurbaşkanıyla telefon görüşmesi yapması gerektiğini bildirmiş olmasıydı.
Bu nedenle görüşme süresini, kendisi bir sonraki programına yetişebilsin diye ayarladık. Ben şahsen Sayın Putin'in şehit Laricani ile görüşmeyi olumlu karşıladığını ve tartışmaları sürdürdüğünü hissettim. Müzakereler çeşitli konularda son derece ciddiydi. Sayın Laricani'nin ziyaretleri farklı konuları kapsıyordu. Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreterliği'ne atanmasından önce daha çok şehit Lider'in özel olarak dile getirmek istediği mesajlar ve konular gündeme geliyordu; ancak sonrasında İran-Rusya ikili ilişkileri de müzakerelerin önemli bir bölümünü oluşturdu.
Putin Laricani İle Müzakereden Memnundu Ve Onunla Görüşmeye İlgiliydi
Şehit Laricani'nin özelliklerinden biri çözüm aramasıydı; Sayın Putin de bu özelliğe işaret etmiştir. Sayın Putin'in kendisine bakışına dair birkaç nokta daha vardır. İlki, belirttiğim gibi Sayın Putin'in kendisiyle müzakerelerden memnun olması ve görüşmelerin genellikle uzun sürmesidir. Rusya Devlet Başkanı'nın "Sayın Laricani için vaktim açıktır" demesi, onunla görüşmeye duyduğu ilgiyi göstermektedir. İkinci nokta, Sayın Putin'in şehit Laricani'nin şehadetine tepkisidir.
Olayın ardından saat iki civarında bize bilgi ulaştı. O sırada şehit Laricani'nin naaşı henüz bulunmamıştı, ancak bazı refakatçilerinin, aralarında şehit Murtaza, şehit Bayat ve şehit Fatemi'nin naaşları bulunmuştu ve kendisinin de şehit olduğu neredeyse kesinleşmişti. Ben o gün saat iki civarında telefon ederek konuyu bildirdim. Sayın Putin bizzat taziye mesajı yayımladı. Bu, diplomatik teamülde önemlidir. Genellikle bir ülkenin Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi sekreterinin şehadeti için karşı ülkenin ulusal güvenlik konseyi sekreteri taziye mesajı yayımlayabilir; ancak burada Rusya Devlet Başkanı'nın şahsı mesaj yayımladı.
Üçüncü nokta 9 Mayıs ile ilgilidir. 9 Mayıs Rusya'da son derece önemli bir gündür; II. Dünya Savaşı'ndaki zafer günüdür. Bu günde Kızıl Meydan'da geniş çaplı bir tören düzenlenir ve özel bir askerî geçit yapılır. Sayın Putin o gün bir söyleşi verdi. Söyleşi sırasında İran hakkında bir tartışma açıldı. Konu doğrudan şehit Laricani ile ilgili olmamasına rağmen Sayın Putin onu andı. İran'da Laricani adında, kendisiyle görüşen bir şahsiyet bulunduğunu ve onun şehit edildiğini söyledi. Ardından onun müzakere yeteneği ve analiz gücü hakkında konuştu ve şahsiyetini övdü.
Diğer bir durum da son Valdai konferansıydı. Yine konu doğrudan şehit Laricani hakkında değilken Sayın Putin onu andı ve şahsiyeti hakkında konuştu. Bu, ona derin bir bakışa sahip olduğunu göstermektedir. Dürüst olmak gerekirse o son derece seçkin bir şahsiyetti. Sayın Laricani, insanın birlikte çalışırken çok iyi hissettiği ve pek çok şey öğrendiği bir şahsiyetti.
Pek çok olumlu özelliği vardı. Bir kez uçakta, İran'a dönerken oturup Sayın Laricani'nin olumlu kişilik özelliklerini yazdım. Sanırım sayıları altmışı aştı. Geçmişte bu hususları dile getirseydim bazıları Sayın Laricani'ye duyduğum kişisel sevgi nedeniyle onun hakkında abarttığımı sanabilirdi; ancak gerçek şu ki o seçkin bir şahsiyetti.